Fransa artık gastro-turistlerin akın ettiği tek ülke olmasa bile hâlâ çok başarılı. Biz ise yırtınıp durmamıza rağmen ön sıralara çıkamıyoruz. Çok insan bizim başarısızlığımızı kendimizi yeterince tanıtamamakla yani reklamımızı yapamamakla açıklıyor. Kanımca bu yanlış. Devlet reklama epey para harcıyor ve yurt dışında büyük kentler Türk işi kebapçılar ile dolup taşıyor.
Asıl neden bence tarihsel ve kültürel. Bizim ilk yanlışımız gastronomi anlayışımız ile başlıyor. Gastronomi deyince sadece damak tadı ve iyi yiyip-içme aklımıza geliyor. Halbuki gastronomi sadece damak tadıyla sınırlı bir mesele değil. Aynı zamanda tarihsel, kültürel ve ekonomik bir mirasın taşıyıcısı. Bu mirasın gıda alanında kurumsal yansıması APELASYON sistemi ise, bu sistemin kalbi de TERROIR kavramıdır. Bizde de benzeri COĞRAFİ İŞARETLEME var diyeceksiniz. Evet ama anlamları ve fonksiyonları çok farklı. Bu yazıda Fransa’da apelasyon kavramının tarihsel kökünden başlayarak bu farkı irdeleyeceğim.
Terroir kavramını belirleyen tarihsel süreç ve kültür. Terroir Latince “terra” kökünden. Yani “earth” veya “Toprak” demek. Bizde Toprak demek alınır-satılır bir Mülk demek. Şüphesiz Fransa’da da kimse toprağın meta özelliğini yadsımaz. Ama “terroir” anlamında Toprak farklı bir anlama gelir. Toprak sadece mülk olmanın ötesinde bir ritüel, bir yaşam biçimidir. Geçmişten miras kalıp geleceğe aktarılması gereken yarı kutsal bir emanettir. Bu anlamda geçmiş ile gelecek arasında bir köprü, kollektif bilincin bir unsuru ve bir yaşam biçimidir. Gastronomide kalitenin korunması ve Fransa’nın mutfakta bir dünya gücü olmaya devam etmesi bu anlayışta saklıdır.
Terroir anlayışının gıda ve şaraba yansıması hukuki düzeyde “apelasyon” sistemini ortaya çıkarmıştır. Apelasyon sistemi (Appellation d’Origine Contrôlée – AOC), Fransız gıda ve şarap üretiminin kalite, orijin ve gelenek ilkeleriyle güvence altına alınmasını sağlayan köklü bir kurumdur. Bu sistem, yalnızca ürünün nerede üretildiğini değil, nasıl üretildiğini, hangi üzüm ya da hayvan cinsinin kullanıldığını, hangi geleneksel tekniklerin uygulandığını da dikkate alır. Kısacası, terroir kavramının – yani toprağın, iklimin, yerel bilgi birikiminin ve insan emeğinin birleşiminin – hukuki zemine oturtulmuş halidir.
Apelasyon sistemi ilk olarak şarap üretiminde ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılın başlarında, özellikle 1905 ve 1919’da çıkarılan yasalarla, şarap üretiminde köken bildirimi zorunlu hale gelmiştir. Ancak sistemin asıl şekillenmesi 1935 yılında, Fransa Tarım Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan INAO (Institut National des Appellations d’Origine) ile olmuştur. INAO, hangi bölgenin hangi ürünlerle anılabileceğini belirleyen, standartları saptayan ve bu standartlara uyumu denetleyen kuruluştur. Örneğin, Champagne bölgesi dışındaki hiçbir üretici, ürününe “Champagne” adını veremez. Sadece belirli üzüm çeşitlerinin, belirli presleme ve fermantasyon tekniklerinin kullanılması durumunda bu unvan geçerli olur.
Sistem zamanla şaraptan çıkıp peynir, tereyağı, zeytinyağı, et ürünleri, baharat ve hatta mercimek gibi farklı gıda türlerine yayılmıştır. Roquefort peyniri 1925’te AOC sistemine giren ilk gıda ürünü olmuş, ardından Comté, Camembert de Normandie ve Beurre Charentes-Poitou gibi ürünler gelmiştir. Bu yayılım, bölgesel ürünlerin değerini artırmış, Fransa içinde kırsal alanların kalkınmasına katkıda bulunmuş ve Fransız gastronomisini dünya çapında benzersiz kılan mozaik yapının korunmasını sağlamıştır.
Terroir anlayışının gıdaya yansıması, örnek ürünlerde açıkça görülür. Örneğin, Roquefort peyniri yalnızca belirli bir koyun ırkından elde edilen sütle ve Roquefort-sur-Soulzon kasabasındaki doğal mağaralarda oluşan küflerle üretilebilir. Aynı şekilde, Comté peyniri Jura dağlarının belirli otlaklarında otlayan Montbéliarde ineklerinin sütünden yapılır ve sadece bu bölgede kurulu olan belirli sayıda mandırada üretilebilir. Bu sadece teknik değil, etik bir yaklaşımdır; bölgenin doğasına ve tarihine sadakat gerektirir. Şarapta ise Burgundy bölgesi, bu anlayışın zirvesidir: birbirine birkaç metre mesafedeki bağların bile farklı bir şarap karakteri sunduğu kabul edilir ve bu farklılık etikete kadar yansır.
Gördüğünüz gibi Apelasyon sistemi yalnızca coğrafi bir gösterge değil, aynı zamanda bir ahlak ve kalite sözü anlamına da gelir. Sistem, geleneksel bilgi birikimini, titiz denetimlerle modern kalite kontrol süreçlerine entegre eder. Bu sayede hem yerel üreticilerin bilgi ve emeği korunur hem de tüketici, ürünün niteliğinden emin olabilir. Dahası, bu sistem aracılığıyla Fransa, gastronomik kimliğini bölgesel çeşitlilik ve kalite ilkeleri üzerine inşa etmiştir.
Bu başarı elbette örnek alınmış, dünyanın birçok yerinde benzer koruma sistemleri kurulmuştur. Bizde ise “Coğrafi İşaretleme” sistemi, bu Fransız modelini örnek alarak geliştirilmiş, ama aynı etkiyi yaratamamış, istenen sonuçları vermemiştir. Bunun arkasında çeşitli yapısal ve kültürel nedenler vardır. Her şeyden önce, Türkiye’de coğrafi işaretleme büyük ölçüde bir tanıtım aracı olarak görülmekte, üretim sürecine müdahil olmayan, çoğu zaman denetimsiz bir sertifikasyon düzeyinde kalmaktadır. Oysa Fransa’da apelasyon sadece bir adlandırma değil, ciddi bir hukuki bağlayıcılık ve üretici sorumluluğu içerir. INAO gibi kurumlar, yalnızca ürünün nereden geldiğine değil, nasıl üretildiğine, hangi tekniklerin kullanıldığına ve geleneksel yöntemlere ne ölçüde sadık kalındığına bakarak karar verir. Türkiye’de ise bu denetim mekanizması büyük ölçüde kâğıt üstünde kalmakta, uygulamada üreticiler arasında yeterli farkındalık ve bağlılık oluşmamaktadır.
Bir diğer önemli fark ise üretici bilinci ve örgütlülüğüdür. Fransa’da yerel üreticiler, kooperatifler veya üretici birlikleri aracılığıyla apelasyon sisteminin aktif savunucusu ve uygulayıcısıdır. Bu örgütlülük, sadece ürünün kalitesini korumakla kalmaz, aynı zamanda yerel ekonomiyi güçlendirir ve o ürünün ulusal ve uluslararası itibarını artırır. Türkiye’de ise üretici genellikle yalnız çalışır, pazarlama ve markalaşma gibi süreçlerde yalnız kalır ve sistemin getirdiği potansiyel faydalardan yararlanamaz. Dolayısıyla coğrafi işaretli ürünler, ticarileşmiş ama kültürel olarak içi boşalmış hale gelir.
Kültürel fark da göz ardı edilemez. Fransa’da gıda, yalnızca biyolojik bir ihtiyaç değil, toplumsal bir ritüel ve kimlik unsuru olarak algılanır. Bu yaklaşım, tüketiciye de yansır: Fransız tüketici, hangi peyniri nereden aldığına, hangi bağın şarabını içtiğine dikkat eder; ürünün menşei ve üretim tarzı onun için lezzet kadar önemlidir. Türkiye’de ise tüketici davranışı henüz bu bilinç düzeyine ulaşmış değildir. Lezzet ve fiyat hâlâ en belirleyici unsurlar olarak öne çıkmakta, ürünün orijinine, üretim yöntemine ya da arkasındaki hikâyeye dair bir merak gelişmemektedir. Bu nedenle üretici de, ürününü farklılaştırma çabası göstermeden, piyasaya uyumlu ama özgün olmayan bir çizgide kalmaktadır.
Son olarak, Fransa’da apelasyon sistemi devlet politikasının ayrılmaz bir parçası hâline gelmişken, Türkiye’de bu türden politikalar çoğu zaman kısa vadeli tanıtım projeleriyle sınırlı kalmakta, uzun vadeli bir vizyon eksikliği hissedilmektedir. Oysa coğrafi işaretleme ancak uzun vadeli bir kültürel koruma projesi olarak ele alındığında anlam kazanır. Çünkü bu sistemin özünde yatan şey, yalnızca “nerede üretildiği” değil, “nasıl üretildiği” ve “neden önemli olduğu” sorularının birlikte sorulmasıdır.
Tüm bu farklar, Türkiye’nin elinde zengin ve çeşitlilik barındıran bir ürün hazinesi olmasına rağmen, bu hazinenin uluslararası ölçekte Fransa’daki gibi bir etki yaratamamasına neden olmaktadır. Oysa Türkiye’de de Gaziantep baklavasından Ezine peynirine, Aydın incirinden Malatya kayısısına kadar terroir niteliği taşıyan pek çok ürün mevcuttur. Bu ürünlerin küresel anlamda güçlü markalara dönüşebilmesi için sadece coğrafi işaret etiketine değil, onu dolduracak kültürel, hukuki ve kurumsal altyapıya da ihtiyaç vardır. Fransa’nın başarısı da tam olarak burada yatmaktadır: isim ve içerik arasındaki dengeyi, gelenek ve çağdaşlık arasındaki köprüyü kurabilmiş olması.




Subat ayinda Bordeaux ve San Sebastian’a gidecegiz. Yazi ve videolariniz oldukca onemli bizim icin. Zaman kisitli olunca risk almak yerine sizin tavsiyelerinizle gidiyoruz. Turkiye’deki gibi gittiginiz yerler Avrupa’da pahalanmiyor. Bu acidan icimiz rahat.