Geçenlerde eski bir aile fotoğrafı geçti elime. Rahmetli anneannemin bahçesindeki o devasa dut ağacının altında, etrafına on beş kişinin dizildiği, yamuk yumuk ama cıvıl cıvıl bir sofra. Herkesin yüzünde o anlamsız, sebepsiz mutluluk. Fotoğrafa bakınca aklıma şu soru takıldı: Biz o sofraları nerede kaybettik? Çünkü mesele yalnızca “insanlar tembelleşti” ya da “paket servis arttı” gibi kolay teşhislerle açıklanacak kadar basit değil. O sofranın küçülmesinin ardındaki hikayeyi anlamak için mutfağı, konutu, işi, eğitimi ve gündelik hayatı aynı tencerede sabırla kaynatmak gerekiyor. Sofra bizim için bir karın doyurma eyleminden fazlasıdır. Görgünün, dilin, tat hafızasının ve o hassas aile diplomasisinin ilmek ilmek işlendiği yerdir. O masa küçülüyorsa bilin ki toplumsal yapıda bir şeyler derinden sarsılıyor demektir.
Önce şu mekan meselesinden başlayalım. Büyük aile sofraları ferah salonlar, geniş mutfaklar ister. Peki bugünün şehirleri bize ne veriyor? Minicik 1+1’ler, iki odası zorla sığdırılmış evler, her şeyin iç içe geçtiği açık mutfaklar… Ev sahibi olmak hayal, kiralar cep yakıyor. Misafir odası diye bir kavram, artık ancak anne babalarımızın evinde rastladığımız bir nostalji. Böyle bir düzende 8-10 kişilik bir masayı sandalyeleriyle birlikte eve sığdırmak bile lüks sayılıyor. Haliyle o pratik ama ruhsuz kahve sehpasına tepsi düzeni hayatımızın başköşesine kuruluyor. Mimarinin küçülmesi, kaçınılmaz olarak sofranın da fiziksel olarak küçülmesi demek.
Gelelim zamana, o zaten hiç yok. Çoğu evde artık iki kişi de çalışıyor. Beyaz yakalının mesaisi bitmiyor, mavi yakalının vardiyası geceye sarkıyor. Çocukların okulu, kursu, sporu derken herkesin eve ayak basma saati farklı. Trafikte kaybedilen saatleri, şehirlerarası mekik dokuyan hayatları saymıyorum bile. Herkesi aynı anda masaya oturtmak, neredeyse imkansız bir lojistik operasyonuna dönüştü. Ve tabii o görünmez kahraman… Sofrayı kuran, hazırlayan, toplayan kişinin omuzlarındaki o tatlı ama ağır yük. O emek çoğu zaman fark edilmiyor bile. Yorgunluk dağ gibi birikince, isyan bayrağı çeken bir “Hadi bugün dışarıdan söyleyelim” cümlesi, o masayı kurma ihtimalini bir sonraki bahara erteliyor.
Bir de şu meşhur bireyselleşmiş damaklar yok mu… Evin ergeni vegan olmuş, ağzına peynir sürmüyor, beyefendi “gluten bana dokunuyor” diye karabuğday ekmeği peşinde. Küçük kızın laktoz alerjisi var. Eskinin o mis gibi kokan, herkesi ortak bir mutlulukta birleştiren tencere yemeği artık kimseye yaramıyor. Hal böyle olunca, sofrayı birleştiren o ortak tencere de anlamını yitiriyor ve herkesin kendi kasesiyle bir köşeye çekildiği, tuhaf bir yalnızlık hali başlıyor.
Ve tabii şu elden düşmeyen telefonlar, tabletler… Televizyon masanın başköşesini çoktan kapmıştı, dijital ekranlar ise bu saltanatı kalıcı hale getirdi. “Aynı masada ayrı dünyalar” hali, konuşmayı ve dinlemeyi lüks kılıyor. Oysa iyi bir sofra yemeğin lezzeti kadar sohbetin o tatlı ritmiyle güzelleşir. Çocuğun kelime dağarcığını, yetişkinin gününün özetini, büyüklerin eski anılarını harmanladığı o değerli akış kesilince, yemek karın doyurma eyleminden öteye geçemiyor maalesef.
Kültürel olarak da değiştik. Misafirliğe gitme eylemi yerini yavaş yavaş dışarıda bir yerde rezervasyon yapmaya bıraktı. Akraba, komşu, dost sofraları artık hayatın olağan akışı değil özel planlama gerektiren bir etkinlik. Elbette bunda kötü bir şey yok. İyi bir esnaf lokantası da bizim için geniş bir aile masası sayılır. Fakat evde kurulan sofranın o sıcaklığı, çocuklara elden ele aktardığı beceriler ve omuz omuza olma hissi, dışarıdaki profesyonel masalarda kolay kolay bulunmuyor.
İşin bir de ekonomi boyutu var ki hiç girmeyelim. Kalabalık bir misafir grubunu ağırlamak, artık küçük bir servet demek. İyi bir zeytinyağından peynire, etten sebzeye her şeyin fiyatı el yakarken menüler de ister istemez sadeleşiyor. Tek çeşit, doyurucu ama belki biraz vasat yemeklere yöneliyoruz. Elbette sofranın kalitesi parayla ölçülmez. Doğru seçilmiş bir pazar ürünü, mevsiminde pişmiş bir sebze bilen bir elin dokunuşuyla mütevazı bir menüyü şölene çevirir. Ama maliyet stresi, insana ister istemez “Aman büyütmeyelim, iki kişi yiyelim yeter” dedirtiyor.
Ve evet şu acı gerçeği de konuşalım: Sofrayı planlamak, alışverişi yapmak, pişirmek, kurmak, kaldırmak… Bu liste uzar gider ve yük hala inatla çoğu evde kadının omuzlarında. Eşit bir paylaşım olmayınca büyük sofranın anlamı “büyük yük” e dönüşüyor. Yorgunlukla birlikte adalet duygusu da zedelenince, o ortak masadan kaçış başlıyor. Aile yemeğinin sürdürülebilirliği için mutfaktaki iş bölümünün adil olması şart. Yoksa bu güzel ritüel bir angaryaya dönüşür.
Tüm bu karmaşanın ortasında, en başa dönelim: Sofra ne işe yarar? Sofra yalnızca kalori aldığımız bir yer değil, bir tat eğitimidir. Çocuğun bir sebzeyi ilk kez tadıp sevmesi, bir peynirin farklı lezzetlerini ayırt etmesi, mevsim döngüsünü öğrenmesi o küçük laboratuvarda olur. Orası aynı zamanda bir nezaket okuludur. Birbirini dinlemek, söz kesmemek, tabağındakini israf etmemek, bir “eline sağlık” demeyi öğrenmek… Sofra küçüldüğünde, işte bu öğrenme alanı da daralır.
Peki pes mi edelim? “Nerede o eski sofralar” romantizmine kapılmadan bugünün gerçekliğine uygun, küçük ama etkili adımlar atabiliriz. Öyle devrimsel şeyler de değil aslında.
Birincisi takvimde haftada iki akşamı “sofra akşamı” diye işaretleyelim. Pazartesi ve perşembe mesela. O iki gün telefonların bir kutuya konduğu, yemeklerin basit ama mevsiminde olduğu, masanın özenle kurulduğu günler olsun. İkincisi emeği bölüşelim. Biri salatayı yapsın biri ana yemeği, biri de toplama-bulaşık işini üstlensin. Üçe bölününce yük hafifler, ritüel keyfe dönüşür.
Üçüncüsü o pratik “tek tencere” yemeklerine geri dönelim. İyi bir zeytinyağlı pırasa, nohutlu bir pazı yemeği veya fırında yavaş pişmiş bir tavuk… Yanına bir kase çorba, biraz yoğurt, turşu. Bitti gitti. Artanla da ertesi güne yaratıcı bir sandviç, bir salata yapılır.
Dördüncüsü, misafirliğe “katkı payı” modelini utanmadan, sıkılmadan yerleştirelim. Gelen bir ekmek, bir kalıp peynir, bir salata malzemesi getirse ne olur? Ev sahibi her şeyi tek başına üstlenmek zorunda değil. Bu ayıp değil, modern ve adil bir dayanışmadır. Beşincisi de mahallemizdeki o küçük ekosistemi yeniden keşfedelim. Güvendiğimiz manav, kasap, fırıncı, esnaf lokantası… Haftanın bir günü evde, bir günü esnaf lokantasında buluşmak, sofrayı evin dışına taşısa da ritüeli ve paylaşımı canlı tutar.
Bir de masanın o sessiz dilini hatırlayalım. Ütülü bir örtü şart değil. Ama masadaki bir sürahi su, iyi bir ekmek dilimi, bir kase zeytin bile “sizi önemsiyorum ve paylaşmaya hazırım” mesajını verir. Çocuklara minik görevler verelim. Çatalı-bıçağı dizmek, salatayı karıştırmak, ekmeği dilimlemek… Katılım aidiyeti, aidiyet de alışkanlığı doğurur.
Mesele nostalji değil, aklı başında bir gelecek kurma meselesi. Aile sofrası büyüdüğünde inanın, tartışmalarımız daha medeni, kararlarımız daha anlaşılır, damaklarımız daha cesur olur. Küçük masaları büyütmenin yolu daha büyük evlerden değil. Ortak bir zamandan, adil bir iş bölümünden ve mevsimine saygılı, yalın bir mutfaktan geçiyor. Bu üçünü tutturduğumuz gün iki kişilik bir masada bile on kişilik bir sıcaklık kurarız.
Sofra boyutuyla değil, kurduğu bağ ile büyüktür. Ekmeğin tuza bandırıldığı anda edilen samimi bir “afiyet olsun”, zeytinyağının o taze kokusuyla birleştiğinde aileyi her akşam yeniden kurar. Büyük sofralar bir gün geri dönecekse, o kapıyı onlara biz açacağız. Planlayarak, paylaşarak ve sadeleşerek. Çünkü iyi yemek bir hobi değil, medeniyetin ta kendisidir. Aile sofrası ise onun en sıcak, en demokratik kurumudur.


