Şüphesiz Trump’ın ikinci kez Amerikan Cumhurbaşkanı seçilmesi kimseye büyük bir sürpriz olmadı ama seçimi ezici çoğunlukla kazanmasını pek kimse beklemiyordu. Trump’ın bu önlenemez yükselişi diğer ülkelerde aşırı sağın yükselişi ile hem benzerlikler hem de önemli farklılıklar içeriyor. Konumuz bu değil ama yanlış anlaşılmamak için bizim ülkemiz ile önemli bir farklılığı vurgulayayım. Göçmen karşıtlığı. Konu uzun ve günümüz ortamında sağduyu ile tartışmak mümkün değil ama bir gerçek var. Amerika’da aşırı göçmen düşmanlığı ırkçılık ve faşist eğilimler ile genelde iç içe. Bizde ise böyle bir durum söz konusu değil. Genel tepkinin tarihsel köken, güncel neden ve dinamikleri çok farklı.
Amerika’da Trump ve aşırı sağın yükselişi konusunda çok doktora tezi yazılır ve yazılacak. Benim bu kısa yazıda amacım Harvard Sosyoloji Profesörü Theda Skocpol’un çalışmalarından yararlanarak daha çok tarihsel-sosyolojik ve taktiksel bazı faktörlere vurgu yapmak.
Bilimsel olarak açıklamak için gerekli donanıma sahip olmadığım ama sezgisel ve kişisel tecrübeler ile kavradığım bir gerçek var. Değişmez bir insan doğası var mıdır? Onu bilmem ama bildiğim şu: Nefret ve kıskançlık en az merhamet ve iyilik etme isteği kadar güçlü duygular. Ama politik mobilizasyon yani politik destek ve eylem söz konusu olduğunda belli kesim ve etnik-kültürel gruplara yönelik güçlü nefret ve kıskançlık duygusu çok sayıda insanı aşırı heyecanlandırıyor yani tabir-i amiyane ile dolduruşa getiriyor. Sosyologların deyimi ile edilgen destekçiler etkin özneler’e dönüşüp mobilize oluyor. Bunun üstüne üstlük bir de bu insanları “mağdur” olduklarına inandırır ve elinizdeki her imkânı yani hem basın, hem sosyal medya hem de adalet sistemini kullanarak toplumda devamlı “kutuplaşma” yaratırsanız büyük avantaj sağlıyorsunuz. Trump bunu başardı.
Başarırken ve başardıktan sonra da iki farklı amaca yöneltti ve yöneltiyor bu kitleyi. İlki kendi partisi yani Cumhuriyetçi parti içindeki rakiplerini sindirmek ve gerekirse politikadan silmek. İkincisi de benim farklı bir yazıda ideolojilerini anlattığım trilyoner tekno-elit başta olmak üzere, kendisi ve ailesi dahil, çok küçük bir azınlığın menfaat ve ayrıcalıklarını katlayarak güvence altına almak.
Bu başarı elbette ki, politik iktisatçıların deyimi ile bazı ‘externalities’ yaratıyor, yani negatif dışsallıklar. Benim gibi uzman olmayan bir gözlemcinin deyimi ile de bazı kurum, gelenek ve insanlığa ait kazanımlar “telef” oluyor. Yani devletin sosyal adalet ve kamu sağlığı hedefi güden kurumları büyük yaralar alıyor; centilmenlik, “fair play”, sosyal diyalog gibi yerleşmiş gelenekler çöpe atılıyor; insanlar yerlerinden yurtlarından oluyor, aileler tarumar oluyor, falan ve filan. Bunları detaylı yazmak koca gazetenin tüm sayfalarını kapsar. Ama bütün bunların olması için önce edilgen taraftarlarını ve potansiyel olarak taraftar olabilecekleri mobilize edeceksin. İçlerindeki şeytanı uyandıracak, nefret ve kıskançlık duygularını harekete geçireceksin.
Nasıl? Önce bir slogan: MAGA. Make America Great Again. Yani “Amerika’yı tekrar büyük yapalım!” Sosyolojik açıdan önemli olan bu sloganın içinin nasıl doldurulduğu. Farklı kesimler açısından bunun ne anlama geldiği. İşte burada Trump ve ekibinin politik stratejisi ve organizasyon yeteneği devreye giriyor.
Hangi kesimler? Üç kesim seçiliyor:
1. Hristiyan Evangelics: Bir anlamda Amerika’daki en radikal dinci kesim. Nüfusun üçte biri. Normalde bunlar Cumhuriyetçi ama genelde ekonomik açıdan çok mütevazı bir kesim oldukları için Demokrat Parti’nin sosyal adalet politikaları da onlara çekici geliyor.
2. National Rifle Association (NRA): Silah lobisi demeyelim. Tipik Amerikalı sıradan insanlar bunlar. Amerika’da çoğu ailede ateşli silah var. Amerika tarihi ile uyumlu olarak toplumun çoğunluğu “kötü insan ve soyguncu”lara karşı silah taşıma hakları olduğunu düşünüyor. Zaman zaman TV’de gördüklerinden de etkilenen biraz a-sosyal bir çocuk ya da delikanlı okulda 20-30 kişiyi katlediyor ve ciddi kamuoyu tepkisi oluyor ama güç dengesi silahların kısıtlanmasını isteyen sol tandanslı kesimin aleyhine. Anayasa’nın ikinci maddesi silah sahibi olma hakkını yurttaşlara tanıyor. NRA çok zengin bir örgüt ve milyonlarca insana sesleniyor. Seslendikleri arasında elbette çok Demokrat Partili de var.
3. Fraternal Order of Police (FOP): Pek çoğu beyaz olan Güvenlik Güçleri yani özellikle polislerin sosyal ağları. Genelde polis örgütleri açık açık kimseyi desteklemiyor. Ama arada profesyonel normların dışına çıkıp özellikle zenci mahallelerinde düşman işgalci güç gibi davranıyorlar. Demokratlar buna karşı ve politikada “defund the police”, “polis örgütlerine az maddi kaynak ayır” gibi sloganlar atıyorlar. Özellikle beyaz polisler buna çok içerliyor. Trump açısından onların öfkesini politik amaçları uğruna kullanmak çok cazip.
MAGA bu üç kesimin tepkilerini politik desteğe çevirmek için cazip ve esnek. Evangelist dinciler özellikle kürtaj olayına karşı ve toplumda ahlaksal bir çöküş olduğunu düşünüyorlar. Silah taşıyanlar bunu en temel özgürlük haklarından biri olarak tanımlıyor ve bu hakkı kısıtlamaya çalışanların hem özgürlük hem Amerika düşmanı olduğunu düşünüyorlar. Polisler ise kamu düzenini korumaya çalışırken suçlu durumuna düşürüldüklerini ve bu yüzden toplumdaki en çok gadre uğramış kesim olduklarını söylüyorlar.
Amerika artık güçlü değil çünkü genç kızlar on dördünde bekâretini yitiriyor. Kürtaj Tanrı’nın inkârı demek. Bunu yasaklayalım, kanunu değiştirelim, Amerika’yı tekrar en güçlü yapalım!
Amerika artık güçlü değil çünkü kötülerde silah var, bizim silah taşımamız ise giderek zorlaşıyor. Silah taşıma özgürlüğünü savunarak ve gerektiğinde kanunu kendi elimize alarak Amerika’yı tekrar en güçlü yapacağız!
Amerika artık güçlü değil çünkü solcu ve liberal elit hep zencileri ve azınlıkları kayırdığı gibi suçluları da kayırıyor. Biz işimizi yaparken suçlu haklı, biz mağdur oluyoruz. Polisi zayıflatmaya çalışıyorlar. Böyle bir ülke güçsüzleşir. Bize iyi muamele edilmeden Amerika tekrar güçlenmez.
Gördüğünüz gibi MAGA farklı kesimler için farklı anlama geliyor ama ortak paydalar var. Biz ve onlar! Mağdur olan ve edenler! Ortak paydalar kendisine acıma ve başkasına öfke, nefret. Kutuplaştırma.
Bu işin sembolik ve ideolojik tarafı. Bir de işin örgütlenme ve örgütleme tarafı var. Bu açıdan da Trump ve ekibi çok başarılı. Öte yandan bu hikâye çok detaylı. Bu yazının sınırları dışında. Sadece iki noktayı vurgulayarak noktayı koyalım.
Birincisi Trump’ın kadrolarını nasıl oluşturduğu ve hâkim ve savcıları nasıl seçtiği konusu. Amerika sivil toplum kuruluş ve örgütleri açısından çok zengin bir ülkedir. Varolan kuruluşlara ek olarak, 2000’li yılların başlarında Cumhuriyetçi Parti’ye yakın bazı yeni oluşumlar ortaya çıktı. Multi milyarder Koch kardeşler tüm Amerika’yı bir ahtapotun kolu gibi kapsayan ve üç ana hedefe yönelik organize bir sosyal ağ oluşturdu. Bu üç ana hedef zenginler ve büyük şirketler için vergi indirim ve muafiyetleri, işçi sendikaları ile mücadele ve yola gelmeyenleri cezalandırma ve, deregülasyon yani kamu yararına şirket denetimlerini sona erdirme idi. İkinci ve birincinin türevi olarak “Americans for Prosperity (AFP)” 2004 senesinde gene Koch desteği ile birçok eyalette aktif bir kuruluş olarak ortaya çıktı ve kendilerine yakın politikacıları hem eyalet hem federal düzeyde ciddi para akıtarak destekledi. Üçüncü olarak da “Federalist Society” denen ve hukuk fakültelerinde küçük bir kulüp olarak faaliyet gösteren aşırı sağcı öğrenci örgütü bir merkezden ve koordine biçimde yönetilmeye başlandı. Hâlâ öğrenciler arasında azınlık da olsalar geleceğin hâkim ve savcıları bu Federalist Kulüp mensupları arasından seçilecekti. Özellikle de Trump döneminde. Daha da önemlisi Trump döneminde seçilen Anayasa Mahkemesi yargıçları bu düşünce çizgisinde.
İkinci nokta şu; Trump kadrolarını ondan önce var olan bu sosyal ve politik ağlara dayanarak oluşturdu. Ama önemli bir farkla. Cumhuriyetçiler Koch kuruluşlarının da etkisiyle büyük zenginler ve özellikle “military-industrial complex”, savunma sanayi ve petrol şirketlerine çok yakındı. Trump elindeki kadroları yeni hedeflere yöneltti. Elbette ki Koch tipi klasik Cumhuriyetçi önceliklerden vazgeçmedi. Devleti küçültmek, zenginlere vergi cennetleri yaratmak, işçilere karşı hep sermayenin yanında olmak. Ama bunların yetmediğini çok iyi anladı ve yeni grupların, özellikle de yukarıda bahsettiğim aşırı dinci, silah aşığı ve önce asayiş diyen toplum kesimlerinin desteğini almak için bu dönemde “sağ popülist” olmanın sonuç getireceğine karar verdi. Göçmen karşıtlığı ve bazı azınlıklara olan düşmanlık da bu politikanın sonucu olarak formüle edildi.
Bu konunun detayları ve organizasyon açısından başarısı ayrı bir yazının konusu olabilir.



