Yeni Keşfettiğim Hazine: İran Filmleri

Son yıllarda keşfettiğim ve benim dünyamı çok zenginleştiren bir hazineden bahsetmek istiyorum size. Hazine derken para ya da altını kastetmiyorum. Kastettiğim sinema. İran sineması. Gerçekten yeni İran sineması ülkemizde ve dünyada pek bilinmeyen ama varlığından haberdar olduğunuz zaman etkisinden kurtulamadığınız bir dünya. Ben bu dünyaya ilk girişimi aşağı yukarı 10 sene önce yaptım. Adını duymuşsunuzdur herhalde. Ayrılık diye bir film. “The Separation”. 2011’de çekilmiş ve yönetmeni Asghar Farhadi.

Bu film hemen hemen her ülkede gösterildi ve çok beğenildi. Filmin konusu bizler için ve özellikle de genç evliler için son derece güncel. Genç ve oldukça iyi okumuş, akıllı bir çift var. Bir de kızları dışında onlarla yaşayan Alzheimer hastası bir baba. Bir yandan evlerine gelen gündelikçinin kocası olan ve başlarına çorap örmeye çalışan fırsatçı ve belalı bir tip ile uğraşırken, diğer yandan da çok zor bir kararla karşı karşıyalar: İran’da kalalım mı yoksa kızımızın geleceğini düşünerek yurt dışına kapağı atalım mı? Gerçekten zor bir karar ve doğru cevabı da yok. Bu minvalde gelişen bir drama ve bu çiftin yaşadıkları ve karşılaştıkları ikilemlerle boğuşmayan az genç evli insan vardır. Özellikle de gençler üzerine baskıların dayanılmaz olabileceği ve bu yüzden birçok evliliğin yürümediği ülkemizde. Her neyse. Eğer görmediyseniz tavsiye ederim. İşte bu bahsettiğim film benim için yeni bir dünyanın kapısını açtı. Ondan sonra İran filmleriyle giderek ilgilenmeye başladım.

Zaman zaman İran filmleri yurt dışına çıkıyor. Örneğin 2024 yapımı The Seed of the Sacred Fig. “Kutsal İncirin Tohumları”. Yakın zamanda gördüğüm Mohammed Rasoulov’un dramatik filmi son derece etkileyici. Kanımca geçen senenin en iyi filmlerinden biriydi ve Oscar almalıydı. Filmde hukuk sistemi iyice keyfileşip yozlaşmış ve adalet anlayışını politik çıkarlara kurban etmiş bir ülkede devlet katından gelen baskıların bir aile içindeki etkilerini ve trajik sonuçlarını görüyorsunuz. Anne baba ve iki kız. Baba, Adalet Bakanlığında savcı ve ilk başta dürüst ve vicdanlı bir insan olarak görülüyor. Kendisini seven bir eşi ve yetişkin iki cici kızı var. Belki son derece tutucu ve dar görüşlü bir insan ama ailesine düşkün. Fakat film ilerleyip politik baskılar arttıkça baba da değişmeye başlıyor. Bir savcı olarak yukarıdan gelen baskılara dayanamayıp ruhunu satma durumuna geldiği anda, üstelik, devletin verdiği beylik silahı da evde yok oluyor. Bir yandan bu tatsız gelişmeler yaşanırken diğer yandan da silahlı devlet güçleri protesto eylemlerine yönelen gençlere orantısız şiddet uyguluyor. Peki bizim savcı içinde bulunduğu çıkmazları nasıl çözecek? Yukarıda bahsettiğim “Ayrılık” filminde iyi bir ailenin küçük buhranlar sonunda çatırdadığını görmüştük. Burada ise buhranlar büyük ve politik. Bu sefer aile çatırdamıyor, resmen gümbürdeyerek balon gibi patlıyor.

Her iki film de sözüm ona ailevi ve geleneksel değerleri koruyup yücelten dinsel kökenli bir ideolojinin, politikleşip iktidara geçince toksik hale gelip aile kurumunu nasıl etkilediğini çarpıcı dille anlatıyorlar.

Sosyal çürüme ve kişisel dramaların nasıl iç içe geçtiğini işleyen bu olağanüstü filmlerden sonra başka İran filmlerini de bulup seyrettim. İşte size bir seçki demeti:

1. Brick and Mirror

“Tuğla ve Ayna” . 1965 yapımı. Yönetmen Ebrahim Golestan. Bu film bir anlamda “Yeni İran” sinemasının doğuşunu müjdeliyor. İslam devrimi öncesi İran toplumunun son derece etkileyici bir portresi. Konu aslında son derece basit. Bir taksi şoförü arabasında annesi tarafından arka koltuğa bırakılmış bir küçük bebek buluyor. Bebeğin annesi ve taksi şoförünün birlikte yaşadığı kız arkadaşı filmin, taksi şoförü ile birlikte, ana karakterleri. Film ilerledikçe bir yandan bu küçük bebeğin kaderi ne olacak diye koltuğunuza iyice yapışıyorsunuz. Ama öte yandan da aşırı bürokratik ve acımasız bir ekonomik sistem ve özellikle kadınlara yönelik baskıların yaşamı çekilmez hale getirdiği bir toplumun bireylerinin çırpınışlarını içinizde hissediyorsunuz. Sanki kimse halinden memnun değil ve farklı bir kimlik arayışında. İtalyan “yeni gerçekçilik” ve Fransız “yeni dalga” akımlarından etkilendiği belli olan “Tuğla ve Ayna” bir başyapıt.

2-3. The Cow ve Downpour

İlk film, The Cow ya da “İnek” 1969 yapımı ve yönetmen Dariush Mehrjui. İkincisi, Downpour ya da “Sağanak Yağmur”, 1972 yapımı ve yönetmen Bahram Bayzai. İki film de geleneksel köy-kasaba yaşamı üzerine odaklaşmış. İlki politik-moral bir alegori. Tek hazinesi ve yoldaşı olan ineğine önce âşık olup, sonunda kendisini inek zanneden bir köylü var. Peki bu kişisel trajedi nasıl sosyal tepkiler doğuracak? Tipik ve geleneksel ve fakir köy yaşamında genel geçer normlardan sapınca bunun bedeli nedir?

Bir de geleneksel kırsal bir yerleşime dışarıdan bir aydın insan, bir öğretmenin, geldiğini düşünün. Üstüne üstlük oradan bir kıza âşık olduğunu da. “Sağanak Yağmur” akıcı bir dili olan, zaman zaman bizi güldüren bir film. Geleneksel bir sistemi modernleştirme çabaları evrensel olmasının dışında bizleri yakından ilgilendiren bir konu.

4. Taste of Cherry.

Büyük yönetmen Abbas Kiorastami’nin Taste of Cherry, “Kirazın Lezzeti”, 1997 senesinde gerçekleştirilmiş. Yani İslam devrimi sonrası. Cannes Film Festivali’nde de Altın Palmiye ödülünü almış. Bence hak etmiş. Herkesin hoşlanacağını garanti edemem ama ben bu filmi çok sevdim. Konusu çok basit. Kim olduğunu ve ne iş yaptığını bile bilmediğimiz bir orta yaşlı adam var. Mr. Badii. Kamyonuyla oldukça ıssız yerlere gidiyor. Ve kendisini diri diri gömecek birini arıyor. Yani filmin konusu yaşam ile ölüm. Bu ikisi arasında seçim. Filmi dikkatle izleyince görüyoruz ki asıl soru günümüz dünyasında insanlar arası “connection” yani karşılıklı empati’ye dayanan ilişki kurmanın hâlâ mümkün olup olmadığı. Giderek herkesin herkese ve hatta kendi kendilerine yabancılaştığı ve gerçek anlamda diyalog kurmanın mümkün olmadığı bir devirde miyiz? Böyle bir dünyada yaşamaya değer mi? Kesin cevaplar vermekten çok anlamlı sorular soran ve izleyiciye değer verdiği için farklı yorumlara açık bir başyapıt Kiraz’ın Lezzeti.

5. Baran

2001 senesinde çekilen Baran’ın yönetmeni Majid Majidi. Filmde son derece güncel bir konu işleniyor. Mülteciler. Ek olarak da, genç bir İranlının bir Afgan mülteciye olan aşkı. Filmde bir yandan bu aşkın nasıl geliştiğini görürken, diğer taraftan da Afgan mültecilerin başka bir ülkede yaşamlarının ne kadar zor olduğunu birçok açıdan görüyorsunuz. İşlenen başka bir güncel konu da iş kazaları. Film aynı zamanda sürprizlerle dolu, son derece akıcı ve gerçekçi.

6. Café Transit

Özgürlük mücadelesi veren kadınların karşısına dikilen engeller. Sorun elbette ki İran ile sınırlı değil ama bu filmde sürükleyici bir hikâye eşliğinde çok güzel işlenmiş. 2005 yapımı Cafe Transit ya da Border Cafe, “Sınır Kahvesi”. Yönetmen Kambuzia Partovi. Filmde kocasının ölümünden sonra aile lokantasını işletmeye çalışan Reyhan hanımın yaşam mücadelesi anlatılıyor. Bir yandan onun başarılı olmasını istemeyen yetkililer, diğer yandan da iyi niyetli gözüken ama aslında oldukça sinsi ve amacı onunla evlenip eve kapatmak isteyen kayınbiraderi Nasser. Acaba filmin kahramanı olan Reyhan tüm bu engelleri aşıp kendisine istediği gibi bir hayat kurabilecek mi? Baskıcı bir toplumun çifte standartları çok güzel işlenmiş.

7. The Time For Drunken Horses

Gördüğüm en etkileyici filmlerden bir tanesi de 2000 yapımı “Sarhoş Atların Zamanı”. Yönetmen Bahman Ghobadi. Film Kürtçe çekilmiş çünkü Kürtlerin yaşadığı İran-Irak sınırındaki bir köyde geçiyor. İnanılmaz bir sefalet ve çok çetin doğa şartları karşısında yaşamaya çalışan insanlar ve atlar. Atları çalıştırmak için alkol içirmek gerekiyor. Peki ya insanlar nasıl yaşayacak? İşte 12 yaşındaki filmimizin kahramanı genç Ayoub, fiziksel özürlü kardeşi Madi’yi bir yandan iyileştirmek, diğer yandan da kendisi bu çok zor şartlarda ayakta kalmaya çalışıyor. Kalabilecek mi? Yine Cannes Film Festivali’nde önemli bir ödül almış olan bu film son zamanlarda izlediğim en etkileyici dramalardan biri.

8. The White Meadows

Son derece iç karartıcı bir peyzaj, gri sular, tamamen kurak bir iklim. Sertleşmiş tuz kümelerinden oluşmuş adalar ve buralarda yaşayan ve yüzü hiç gülmeyen insanlar.

Başta bahsettiğim Muhammed Rasoulof’un 2009 The White Meadows, “Beyaz Çayırlar”, bana göre bir başyapıt. Film bir alegori. Filmin karakteri yaşlı bir denizci. Rahmat. Kendisi kadar yaşlı kayığı ile bıkıp usanmadan kürek çekerek bir ada’dan diğerine giden ve bu tuz adalarında yarı ölü yarı diri yaşayan ama artık dertlerini dile getiremeyecek kadar yaşamdan bezmiş insanların gözyaşlarını topluyor. Peki bu gözyaşlarını topladığı vazoyu ne yapacak? Film, baskıcı ve kendi ilkelerine ihanet etmiş bir rejimde yaşayan ve devamlı terörize edilerek sindirilmeye çalışılan insanların dramını anlatıyor. Bu filmi gerçekleştirdikten sonra yönetmen de hapse atılmış ve daha sonra İran’dan ayrılmış. Şimdi Fransa’da yaşıyor. Ne diyebiliriz? Sonunda bütün baskıcı rejimlerin kaderi aynı. Muhammed Rasoulof’un da ülkesine geri döneceği zaman çok uzakta değil. Bekleyelim, göreceğiz.

Siz ne düşünüyorsunuz?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir